Emlak Haberleri

Atlas Sineması’nda restorasyonun sonuna gelindi!

Habertürk Gazetesi köşe yazarı Murat Bardakçı, bugünkü köşesinde Atlas Sineması’nda yapılan restorasyonu kaleme aldı.

İşte Murat Bardakçı’nın ‘Sessiz-sadasız kurtarılan Atlas Sineması ve Küçük Sahne işte böyle şaşaaya büründü’ başlıklı yazısı…

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile geçen cumartesi sabahı Taksim’de buluşup AKM inşaatını gezdiğimizi, ardından da Galatasaray’da baştan aşağı yenilenen Atlas Sineması ile bir zamanların meşhur “Küçük Sahne”sini dolaştığımızı önceki gün yazmış, AKM’nin inşaatını anlatmış ve Atlas Sineması’nı bir sonraki yazıya bırakmıştım.

Kültür Bakanlığı’nın Atlas Sineması’nda ve Küçük Sahne’de yaptığı restorasyonu bugün yazıyorum…

Binanın yeniden ayağa kalkmasını anlatmadan önce, bundan 150 sene kadar öncesinin bazı kişilerinden bahsetmem gerekiyor…

İmparatorluğun zayıfladığı ve bütçesinin delik deşik olduğu 19. asırda hem İstanbul’un finans piyasasına, hem de sarayın malî işlerine “Galata Bankerleri” hâkim olmuştu. Darphane’yi de yıllarca Ermeniler idare etmişti ve bir-ikisi dışında hemen tamamı Ermeni olan bu bankerler dışarıdan ucuz faizle aldıkları kredileri hükümete ve saraya yüksek faizle verip aradaki farktan büyük servet elde ederlerdi…

Agop Köçeyan, Galata bankerlerinin en güçlülerinden idi…

1823 ile 1893 arasında yaşamıştı ve nesiller boyunca İstanbul’un para piyasasında söz sahibi olan bir ailenin mensubuydu. Sultan Abdülmecid zamanında devlet kadrosuna giren, Abdülâziz devrinde hükümdarla yakınlaşan ve Beşinci Murad’ın annesi Şevkefsar Kadın’a devamlı borç vermesi sayesinde saraydaki gücü artan Köçeyan, İstanbul’un hatırı sayılır gayrımenkul sahiplerindendi. Şehrin değişik yerlerindeki birçok mülkünün arasında Bebek’te ve Çengelköy’de ailesinden intikal eden yalıları ile Çamlıca’da geniş arazileri vardı…

“Köçeoğlu” diye bilinen Köçeyan’ın Çengelköy’deki yalısının gerisinde uzanan sırtlarda bulunan arazisi ve bu arazideki köşkü, İstanbul’un bugün de önemli mekânlarından biridir. Sultan Abdülmecid araziyi ve köşkü Köçeoğlu’ndan satın almış, mekân ilerki senelerde Osmanlılar’ın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in mülkiyetine geçmiş, hükümdarın vârisleri tarafından 1970’lerde satılmış, sonra devlete intikal etmiş ve üzerindeki binalar restorasyondan geçirilmiştir.

Bugün “Vahideddin Köşkleri” olarak bilinen binalar, şimdi “Cumhurbaşkanlığı Ofisi” olarak kullanılmaktadır!

İstanbul’un sahillerinde ve mesire yerlerinde böyle önemli gayrimenkulleri olan Köçeğlu, Beyoğlu’nda 1870’de çıkan büyük yangının ardından Galatasaray tarafında satın aldığı araziye “kışlık ev” olarak kullanmak maksadıyla Roma’da Rönesans zamanından kalma Farnese Sarayı’nı andıran ve üç bloktan meydana gelen bir bina inşa ettirdi. Giriş katının iç kısımındaki geniş alan, Köçeyan’ın sahip olduğu kıymetli atların ahırı idi.

KİLİSEYE VERDİ, GAZİNO OLDU!

Köçeoğlu, Sultan Abdülhamid zamanında gözden düştü, işleri bozuldu, küçük bir sarayı andıran Beyoğlu’ndaki kışlık malikânesini Vosgeperan Ermeni Kilisesi’ne bağışladı ve sahip olduğu mülkler de ölümünden sonra ailesinin elinden çıktı. Beyoğlu’ndaki bina 1930’lu senelerde tütün tüccarı iki kardeşe satıldı ve binanın bazı bölümleri kısa bir müddet sonra İstanbul’un en gözde eğlence mekânlarından biri oldu.

Şehrin o devirdeki önde gelen gazinocularından Dervişzade İbrahim, vaktiyle at ahırı olan mekânı “Moulen Rouge”, yani “Kırmızı Değirmen” isimli bir gece klubü hâline getirdi. Türkiye’nin o senelerdeki en meşhur sanatçılarının yanı sıra Arap memleketlerinden davet edilen müzisyenler burada rağbet gören konserler verdiler.

İlerki senelerin çok önemli sanatçılarından olan Safiye Ayla da, gençliğinde sahneye ilk defa Moulen Rouge’da çıkacaktı…

Moulen Rouge’u daha sonra bestekâr ve keman üstadı Sadi Işılay ile Işılay’ın o senelerin en önemli seslerinden olan hanımı Denizkızı Eftalya devraldılar, gazinonun ismi “Çağlayan” oldu ve Eftalya ile devrin önde gelen diğer sanatçıları burada sahneye çıkmaya devam ettiler.

Köçeyan’ın kışlık evinin macerası bitmemişti… Bina sonraki senelerde yine eğlence mekânı olarak ama başka gruplar tarafından kullanıldı, bundan iki sene önce vefat eden meşhur tiyatrocu Gülriz Süruri’nin babası Lütfullah Süruri ile annesi Suzan Lütfullah burayı önce “Halk Opereti” olarak kullandılar. Mekânda 1940’larda revüler ve operetler sahnelendi, o senelerin Muammer Karaca ve Tevhid Bilge gibi önemli oyuncuları da burada sahneye çıktılar.

Bina, tarihçi Yılmaz Öztuna’nın babası ve Tepebaşı Bahçesi’nin müsteciri olan Muhittin Öztuna tarafından 1945’te tekrar elden geçirildi ve nihayet 1948’de parteri, balkonu ve locaları 1800 kişi alabilen bir sinema hâline getirilip “Atlas” adını aldı…

Köçeyan’ın binası hayli büyüktü, kullanılacak daha daha başka yerleri de vardı, İstanbul’un en gözde restoran ve barlarından olan “Kulis” 1948’de burada açıldı, sol blok da 1951’de “Küçük Sahne Tiyatrosu” hâline getirildi.

Ermeni bankerin kışlık evi, İstanbul’un yine en nezih kültür mekânlarından biri olmuştu…

Atlas Sineması

HATIRALAR, SİNEMA VE MÜZE

“Atlas Sineması” bende ve yaşıtlarımda derin ve hoş hatıralar canlandırır, bizi bir anlığına olsun o günlere götürür! Beyoğlu’na çıkmak için ailelerimizden sadece pazar günleri ve birkaç saatliğine izin alabilmemizi; üç büyük sinemanın, Atlas, Saray ve Yeni Melek’in arasındaki koşuşturmalarımızı, Atlas’ın şaşaalı salonu ile perdesini, salonda tahta kutular içerisinde satılan ve kaybolup giden lezzetini hep özlediğimiz “koko”ları, arkadaşlarla beraber yaptığımız gırgırları, şamatayı, sonra Taksim’e dönüp Kristal’de yediğimiz unutulmaz hamburgerleri, 27 Mayıs darbesinden sonra birilerinin “Biz hep buradayız haaa!” dercesine meydanın göbeğine, heykel ile AKM’nin arasına diktikleri ve üzerinde koskoca ama çalışmayan bir termometrenin bulunduğu devâsâ kasaturanın etrafında yolcu bekleyen Şişli ve Teşvikiye dolmuşları ile mahallemize dönüşümüzü hatırlarız…

Sinema, sonraki senelerde perişan oldu! Defalarca el değiştirdi, parter kısmı dükkânlarla doldu, bunlardan artakalan yerlere üç küçük sinema salonu yerleştirildi, yan taraftaki ufak bir sarayı andıran Küçük Sahne de harabeye döndü ve Kültür Bakanlığı’nın binaya sahip çıkmasına kadar böyle kimliksiz, kişiliksiz bir mahşer, bir curcuna hâlinde kaldı…

Atlas Sineması’nı geçen gün Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile beraber gezerken hem eski tasasız günleri hatırladım, hem de binanın elden geldiğinde kurtarılmış olduğunu görüp ziyadesi ile memnun oldum…

Sinemanın emsallerine göre bile oldukça büyük olan balkonu eski hâlini hatırlatır biçimde restore edilmiş, giriş koridoru ile lobinin film festivallerinde ve galalarda kullanılacak şekilde şaşaalı hâle getirilmesine çalışılmıştı.

Geçmişte “Saray” denen ve bir bölümünde Küçük Sahne’nin bulunduğu kısım da baştan aşağı elden geçirilmiş, duvarlardaki alçı üzerine altın varaklı çerçeveler ile bir buçuk asır önce yaşamış bir Fransız ressamın eseri olan tavan resimleri yenilenmiş ve saray yeniden ortaya çıkmıştı!

Konunun sinema ve tiyatro salonlarının dışında, sinema tarihimizi alâkadar eden bir tarafı daha var:

Biz, sinema ile 19. asrın sonlarında, icadından kısa bir zaman sonra tanıştık ve maceralı bir sinema tarihine sahip olduk…

Öncülüğünü “Manaki Kardeşler” diye bilinen Osmanlı teb’asından Yanaki ve Milton Manaki’nin yaptığı ve 1900’lerin başında çektikleri ilk filmlerin ardından Batı’daki kadar güçlü olmasa da bir film sektörümüz oldu ve binlerce film yapıldı…

Dolayısı ile, sinemacılık geçmişimizi aksettirecek bir sinema müzesine ihtiyacımız vardı. Bu hayali Türker İnanoğlu gerçekleştirmeye çalıştı, Atlas Sineması’nın bulunduğu binada bir sinema müzesi kurma faaliyetine girişti ve onun başlattığı çalışmayı devletin imkânları ile Kültür Bakanlığı devam ettirdi.

Ufak bir sarayı andıran Küçük Sahne’de şimdi bir sinema müzesi var… Yurt dışından ve Türkiye’deki bazı özel kolleksiyonlardan toplanan teknik malzeme ile beraber yine özel kolleksiyonlardan temin edilen senaryo, afiş ve evrak gibi tarihî objeler, şimdi bu müzede modern müzecilik anlayışı ile sergileniyor.

Kültür Bakanlığı’nın Atlas Sineması’nı ve Küçük Sahne’yi bu kadar kısa zamanda İstanbul’a kazandırması oldukça önemlidir ama bu başarının gözler önüne serdiği bir başka husus daha vardır: Turizm ve kültür gibi bilgi ve tecrübe arz eden bakanlıklara bu konuların uzmanı olan kişilerin getirilmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeği…

Atlas Sineması’nın ve daha başka projelerin uzun senelere yayılmadan kısa zamanda tamamlanmasında bakanlığın başında memleketin önde gelen bir turizmcisinin, yani bu alanlarda tam bir profesyonel olan Mehmet Nuri Ersoy’un bulunmasının önemli rolü bulunmaktadır ve bu durum bir bakanın, bakanlığının faaliyet alanlarında uzman olmasının önemini mükemmel şekilde göstermektedir.

Yorum yapmak için tıklayın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En Çok Okunanlar

Yukarıya